Haftaya Bakış (306): İran savaşının gidişatı | İBB davası başlıyor

06.03.2026 medyascope.tv

6 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’ta karşınızdayız. Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Geçen hafta benim hastalığım nedeniyle yayın yapamadık. Nasip bugüneymiş ve acayip bir gündem var. Biz yayın yapamadık ve ertesi gün savaş çıktı. Sen ‘’5 Soru 10 Cevap’’ programında bunu yorumladın. https://medyascope.tv/2026/03/03/abd-ve-israilin-iran-saldirisi-savas-ve-bolgesel-dengeler-video/ Ama önce duruma bir bakalım. Bu olayın çok boyutu var. Belli yerlerle, daha çok Türkiye'yi ilgilendiren kısmıyla sınırlandıralım diyorum. Çünkü hakikaten çok boyutu var. Mesela İran Türkiye'ye gerçekten füze attı mı meselesi var. Bir iddiaya göre, hayır, böyle bir şey yok. Bir iddiaya göre de, o füze Türkiye'ye gitmiyordu, Güney Kıbrıs'a gidiyordu. Ama NATO, İncirlik olduğunu söyledi. Erdoğan'ın açıklamalarında da, ‘’İran yapmamıştır’’ ya da ‘’yanlışlıkla olmuştur’’ gibi bir şey olmadığını gördük. ‘’Bir daha olmaması konusunda uyardık’’ minvalinde laflar etti. Büyükelçi çağrıldı. Ve ilginç olan, İncirlik’in bu süreçte kullanıldığına dair ortaya herhangi bir şeyin çıkmadı. Kürecik’in kullanıldığı biliniyor, ama İncirlik’in kullanıldığına dair bir şey çıkmadı. İran'ın buna rağmen ya da kullanılsa bile Türkiye'yi hedef alması gerçekten işleri biraz karıştırır. Kendi yaptıkları açıklamada kesinlikle böyle bir şeyin olmadığını söylediler, ama yine de bu konuda çok ciddi bir şüphe var. Bir başka iddiaya göre de bunu, merkezi yönetimden bağımsız birilerinin yapmış olabileceği söyleniyor. Hani İran'da mozaik diyorlar ve herkes kendi başına hareket ediyor ya, Devrim Muhafızları ülkenin farklı yerlerinde. Tabii bunlar çok spekülatif iddialar.
Benzer bir olay, Azerbaycan’la Nahçivan’a oldu, ama onlar hedefe isabet etti ve bizdeki gibi imha edilmedi ve Aliyev çok sert bir çıkış yaptı. Diplomatlarını geri çekiyormuş. Misillemeden bahsediyor. Onunki de çok şaşırtıcı bir şekilde sert, ki Azerbaycan'ın İran'la çok önemli bağları var. Aınır komşusu olmasının ötesinde, çok ciddi bir şekilde İran'ın önemli bölümü Güney Azerbaycan olarak geçiyor zaten. Milyonlarca insan var; üst düzeyde de isimler var.
Kemal Can: Hem ilişkisi var hem sorunları var.

Ruşen Çakır: Evet. Çok zor bir olay. Türkiye'ye gelecek olursak, İran'ın Türkiye'ye saldırmasının nasıl bir mantığı olur? Fakat bir diğer yandan, İran, bu savaş sürecinde çok sert hamleler yapıyor. Körfez ülkelerine yaptı; mesela arabulucu Umman'a da saldırdı. Benim yayın yaptığım birçok uzmanın da söylediği gibi, İran bir ölüm kalım savaşı veriyor. Tabii İran ülke olarak vermiyor da, daha çok rejim böyle bir savaş veriyor. Türkiye'yi karşısına alacağını sanmıyorum açıkçası, ama emin olamıyorum. O olay hâlâ ortada. Bir diğer husus da tabii Türkiye'nin şu ana kadarki tutumu. Türkiye olabildiğince nötr olmaya çalışıyor ki bence yapabileceği çok da fazla bir şey yok. Yapabileceği tek şey bu. Herhangi birisine doğru daha fazla kayması hâlinde, bunun Türkiye'ye bir faturası olur. Ama sanki süreçle beraber, savaşın gidişatıyla beraber, Türkiye'nin pozisyonu da değişebilir gibi. Ne dersin?
Kemal Can: Senin son söylediğinden gidersek: ‘’İran bir varlık mücadelesi veriyor. Dolayısıyla, can havliyle, bazen kontrolsüz, bazen dozu aşan birtakım saldırılar yapıyor” yorumunun birtakım mantıklı gerekçeleri olabilir. Ama ben, İran’ın çatışmayı erken biçimde yaymak, çatışmaya çeşitli ülkeleri dâhil etmek konusundaki bu hamlenin pek de can havliyle ve kontrolsüz yapıldığı kanaatinde değilim. İran biraz da cevap kapasitesini geometrik olarak büyütmek için böyle bir stratejiye yöneldi. Çünkü doğrudan saldıran Amerika ve İsrail'e sadece cevap verebilen bir pozisyonda, cevap kapasitesi sınırlı kalabilirdi ya da etkisi bu kadar yüksek olmazdı. ‘’Bunu daha sonra, daha zor durumda kaldığında yapar’’ diye düşünülen hamleyi oldukça erkene çekti ve hamleyi, başta Körfez ülkeleri olmak üzere çeşitli noktalara, önce Amerikan üslerine, daha sonra o ülkelerin ekonomik açıdan birtakım kritik noktalarını da içerecek biçimde yaydı. Bu yayma, bazen Türkiye meselesini tartıştığımız gibi ya da Azerbaycan meselesi konusunda senin dikkat çektiğin gibi, sorunlu şeyler yaratabilir, sorunlu ikili gerilimler ortaya çıkarabilir. Ama işin bütününe baktığımızda, bence, İran'ın uyguladığı stratejinin kendi cevap kapasitesini arttırmanın yanında, saldıran tarafın sıkıntılarını büyütmek gibi bir fonksiyonu var. Çünkü Körfez ülkeleri ve diğer ülkeler üzerinde bu saldırıların yarattığı etki, o ülkelerin Amerika üzerindeki baskısını da arttırabilir. Yani bir an önce, en azından çatışmasızlık durumunun oluşması konusunda, daha çok Amerika'yı sıkıştırmalarına neden olabilir.
Bu Körfez ülkelerine saldırı meselesinde, birincisi, bu yayılma istidadı, ateşin sadece düştüğü yerle sınırlı olmadığı ya da çok sayıda yere ateşin düşmeye başladığı bir genel gerilim yaratıyor ve böyle bir gerilim de asimetrik bir güç durumunda İran'a ‘‘avantaj’’ sağlıyor. İkinci olarak, bunun ekonomik etkilerini de büyütüyor. Mesela Hürmüz Boğazı’nı kapatmanın çok geç devreye alınabilecek riskli bir hamle olduğu düşünülmüştü, ama onu da çok erken devreye soktu İran. Çünkü aynı etkiyi, yani cevap kapasitesini büyütecek ve diğer ülkeleri de sıkıştıracak etkiyi erken yaratmak istedi bence. Hürmüz meselesinin enerji konusunda yaratacağı problemler ve onun oluşturacağı baskı yanında, yine o bölgenin, özellikle Körfez ülkelerinin dünya finans arzında da önemli bir merkez olduğunu unutmayalım. Yani İran hem enerji çıkışı açısından hem de para çıkışı açısından kritik bir bölgeyi vurarak ciddi bir etki yaratabiliyor. Dolayısıyla, bu meseleye bu pencereden baktığımda, İran'ın yaptıklarının, Hakan Fidan'ın söylediği gibi “İntihar hamlesi ya da çok iyi hesaplanmamış bir hamle,” olarak değerlendirilmesi fazla aceleci geliyor bana. Bunu bize süreç gösterecek.
Şimdi Türkiye kısmına dönersek: Önce füze meselesine, Hatay'a, Antakya'ya düşen parça meselesine değineyim. O konuda çok tartışmalı bilgiler var. Bir yandan, eğer İran hakikaten İncirlik'i vurmak üzere bir füze fırlatmış olsaydı ve bu durumun, Türkiye'nin bu operasyona dâhil olması için Amerika ya da İsrail tarafından kullanılması söz konusu olsaydı, bunun üstüne basarak vurgulanması beklenirdi. Ama etrafında dolaşılan, ima edilen, kulis bilgisi gibi dolaşan şeyler olmakla birlikte, hiç kimse bunu açıkça bir net bilgi haline getirmedi. Ama bu şöyle de olabilir: Türkiye bunu tercih etmemiş de olabilir. Çünkü eğer İncirlik’e saldırı yapıldığı bilgisi doğrudan teyitli bir bilgi hâlinde ortaya konulsaydı, o zaman Türkiye’nin vereceği reaksiyon belki Aliyev'in verdiği sertliğe kadar ulaşmasa bile, daha başka türlü olmak zorundaydı. Dolayısıyla, böyle belirsizlikte bırakılmasının kimin tercihi olduğu konusunu biraz daha dikkatli düşünmek gerekir diye bir ihtiyat payı koyuyorum.
İran meselesi, Türkiye ile ilgisi bakımından, hemen yakınında olan bir çatışma olması, ekonomik ve siyasi etkilerinin çok yakında cereyan ediyor olması, bu tür manipülasyon ve provokasyonların çok mümkün olması gibi veçhelerin dışında, çok sayıda başlık içeriyor aslında. Mesela birkaç başlıkla, bu hadise, Türkiye'yi nerelerde, hatta iç politikasını bile ilgilendiren çok önemli çeşitli gerilim hatlarına denk geliyor, bir bakalım. Mesela yeniden biçimlenen Ortadoğu. Orada Türkiye ile İsrail rekabeti ve İran'dan doğabilecek boşluğu kimin dolduracağı tartışmaları, yani daha çok bölge dengeleri açısından yeni düzende herkesin pozisyon almaya çalıştığı denklemde önemli bir parça. Dolayısıyla, olup bitenler Türkiye'yi çok ciddi biçimde ilgilendiriyor ve Türkiye’deki pek çok süreci de doğrudan belirliyor. Diğer taraftan bu, antisemitizm, antiemperyalizm, Amerika'yla ilişkiler, Avrupa'yla ilişkiler hatlarında da hem muhalefetiyle hem iktidarıyla çok ciddi ve bazen çapraz kırılmalara neden olan tartışmaların tam üstüne oturuyor.
Ayrıca, İran'daki rejimin niteliği, yani orada bir İslam Cumhuriyeti'nin olması, laiklik tartışmaları, dolayısıyla o rejimin değişmesi, sekülerizm gibi, Türkiye'deki çok canlı tartışmaların yine tam üstüne oturuyor. Dolayısıyla, orada da Türkiye'nin gündemiyle, sadece yakında olup biten bir hadise olmaktan daha fazla ilgi oluşturuyor. Malum çok ciddi bir mezhepsel meseleden, Şii direniş ekseniyle yeni oluşturulmaya çalışılan bir Sünni eksenden bahsediliyor. Dolayısıyla bu bağlamda, Türkiye'ye de çok açıdan etkileri olan mezhepsel fay hatlarının da bu tartışmada bir yeri var. Şimdi son dönemde çok yoğun biçimde gündeme gelen İran'daki Kürtler meselesi var. Irak, Suriye, peşinden İran. Şimdi her seferinde Kürtlerin bu denklemde oynayacakları rol ya da Amerika'nın onlara biçeceğe rol veya çok yoğun biçimde speküle edilen, ‘’Zaten başladı. Onları silahlandırıp ayaklandıracaklar. Dolayısıyla Suriye'de ve Irak'ta yaşananın bir benzeri İran'da ortaya çıkacak’’ tartışması, yine hem iktidar blokunda süreç ve versiyonu tartışmalarında hem muhalefet ekseninde hem de genel olarak milliyetçi Kürt alerjisi konusunda kışkırtıcı bir içerik kazanıyor. Bir de son olarak, Azerbaycan, füze vesaire gibi çok daha teknik düzeyde askerî manipülasyon ve provokasyonlar için de uygun bir zemin var.
Dolayısıyla, kabaca baktığımızda, bloklarının bile kabaca netleşmediği, bazı yerlerde çapraz ve tıpkı Suriye'de olduğu gibi katmanlı, ayrı ayrışmaların oluştuğu çok boyutlu bir tartışma zemini var. Ve bunların hepsi İran denklemi; İran'da şu anda olup bitenlerin ve muhtemel senaryolar konusunda Türkiye'deki tartışmaların neredeyse hepsiyle birebir bağı var, bağı var. Dolayısıyla, İran meselesinin Türkiye'deki tartışması, bir dış politika meselesi olarak zaten tartışılamaz ve asıl önemlisi, süreç uzadıkça bu kırılmalar daha da derin etkiler yaratmaya başlayacak. İlk başta söylediğim, İran'ın süreci uzatmasındaki faktörlerden birisi, bu denkleme doğrudan katılmış ya da katılmamış, bu sürece katılsın ya da katılmasın bütün ülkelerin, buranın yaratacağı etkilerden kendini koruyamaması gibi sonuçlar doğuracak. Bu da, sonuç alamayan Amerika ya da İsrail'in veya sürecin uzamasının maliyetini sadece İran'ın ödediği bir bedel olmaktan çıkartabilir. Burada senin tabirinle nötr kalmaya çalışanlar bile çok ciddi hasar alabilirler. O nötrlük de zaten son derece tartışmalı bir nötrlük. Çünkü Hakan Fidan'ın resmî tutumu çok nötr bir tutum değildi. Aslında bu durumdan biraz İran'ı sorumlu tutar gibi bir açıklamaydı. Dâhil olup olmamak ya da Amerika ile birlikte davranıp davranmamak tek ölçü değil buradaki nötrlük açısından. Bir de, neyle neyi eşit tutarak nötr davrandığın, birdenbire o nötrlük ya da tarafsızlık iddiasını çok da bozabilir.

Ruşen Çakır: Senin demin bahsettiğin bu mezhep meselesi ile ilgili bir iki noktayı vurgulamak istiyorum. 80'li yıllarda İslami hareketi takip etmeye başladığım andan itibaren, ki benim başladığım anda kırılmıştı aslında, devrimle beraber tüm İslam dünyasında ve Türkiye'de de çok ciddi bir İran sempatisi, Humeyni sempatisi oluşmuştu Sünni olmasına rağmen. O, mezhepler üstü bir devrim olarak görüldü ve lanse edildi. Sonra zamanla azaldı, ama etkisini hep bir şekilde sürdürdü. Bu arada, İran'ın da devrim ihracı diye anlatılan bir çizgisi var ve bu çizgi zaten her yere yatırım yapıyordu. Hele Türkiye'ye çok ciddi bir şekilde yatırım yapıyordu. Çok giden gelenler oluyordu. Zamanla azaldı, ama Türkiye'de İran'a karşı hiçbir zaman bir mezhep üzerinden bir karşı çıkış olmadı. Hoşlanmayanlar bile bunu dile getirmediler. Benim gözlemime göre bu ayıp bir şey olarak görüldü.
Ama özellikle Suriye iç savaşı ile birlikte, orada iki tane olay var aslında. Bir taraftan, İran'ın, tepki olarak Esad'ı desteklemesi söyleniliyor. Ama bir diğer husus da bence çok önemli: El-Kaide ve IŞİD'in, sırf Alevi oldukları için ya da Irak'ta sırf Şii oldukları için insanları öldürdüğünü görüyoruz. El-Kaide eskiden bunu yapmıyordu, ama belli bir aşamada yapmaya başladı ve orada garip bir şekilde olay bir Sünni-Şii meselesine dönüştü. Türkiye'de de birçok grupta, özellikle daha radikal eğilimli gruplarda, İran karşıtı acayip bir şey çıktı. Hatta bunların bazıları eski İran’cılardı. Yani eski İran’cılıklarını bir kenara atıp, ‘’nasıl olsa kimse hatırlamaz’’ diye bunu yaptılar. Ama şimdi İran, İsrail ve ABD ile savaşırken, bunların önemli bir kısmı tekrar, ‘‘Aslında hepimiz kardeşiz’’ havasındalar. Aslında yaptıkları şöyle bir şey: ‘’İran zayıflıyor zaten, ama karşı tarafa da ne kadar darbe indirirse o kadar iyidir.’’ Fakat burada çok net olan bir şey var. Şu âna kadar, Batman'daki bir istisna dışında, -onu da HÜDA PAR yaptı galiba-, Türkiye'de, savaşa karşı İran'ın yanında duran ciddi bir gösteriye tanık olmadık. Olduk mu? Mesela Gazze'de olduk. Dönem dönem AKP de örgütledi. Şimdi işin böyle de bir boyutu var. Bir diğer husus: Dikkat edersen, iktidar çevreleri de İsrail'i suçluyorlar, ABD'ye pek dokunmuyorlar.
Kemal Can: Hep ‘Netanyahu yaptırdı’’ oluyor.

Ruşen Çakır: Evet. Ama mesela o büyük katliam, İran’daki kız okuluna düzenlenen saldırıyla ilgili ne çıktı ortaya? Saldırıyı Amerika yapmış. Şimdi Siyonist katliam. Tamam, Amerikalılar Siyonistlerin peşinde olur ya da olmaz, o ayrı bir şey. Ama şimdi mesela bu olaydan, bu büyük katliamdan, insanlık dramından doğrudan Trump'ı suçla, değil mi? Böyle bir şeyi görecek miyiz? Görmeyeceğiz.
Kemal Can: Görmeyeceğiz.

Ruşen Çakır: Bir İspanya kadar olamadı kimse. İspanya'da sosyalist iktidar burada pozisyon aldı ve açıkça savaşa karşı durdu. O pozisyonunu aldığı zaman hiç kimse, ‘’Siz İran rejimini mi destekliyorsunuz?’’ gibi söylemlerde bulunmadı. İspanya bir duruş sergiliyor. Şimdi Türkiye'de de aslında sürekli bir şeyler söylüyorlar, çok dezenformasyon yapıyorlar. ‘‘İran şu kadar mahvetti, şunu yaptı, bunu yaptı’’ diyorlar. Ama aslında şu anda Türkiye'de iktidar kanadında, İslami çevrede, savaşla ilgili bir duruş yok. Hiçbir şey yok. ‘’Aman bize dokunmasın. İran yiyeceği kadar darbe yesin, ötekiler de yesin. Nasıl olsa bir yerde biter’’ havası var.
Kemal Can: Daha önce Irak'ta, Suriye'de olduğu gibi buradan fırsat çıkartanlar bile var. 

Ruşen Çakır: Oradan fırsat biraz zor çıkar. Tabii en büyük korkulardan bir tanesi de ‘’Ya Kürtler Irak’taki gibi özerk bir şey kurarsa…’’ hikâyesi. Biliyorsun bir ara Batı kaynaklı çok ciddi yayınlar yapıldı birkaç gün. O söylenenler doğru çıkmadı ama bir silahlandırma olduğu kesin. Yani Kürtler devreye girebilir ama bugün girmiş değil. Şimdi de en büyük mesele ‘’Aman Kürtler bir şey yapmasın.’’ Türkiye’nin resmî pozisyonunun dışında, sivil pozisyon olarak baktığımız zaman tam bir riyakârlık olduğunu görüyoruz.
Kemal Can: Çok haklısın. Ben bir noktaya da dikkat çekmek istiyorum. ‘!!Amerika nereye demokrasi getirmiş, nereye özgürlük getirmiş? Amerikan bombalarıyla rejim değişikliğinden bir sonuç alınır mı? Böyle bir şey olur mu? Şimdiye kadar hiç oldu mu? Irak, Suriye örnekleri var’’ gibi çok kullanılan argümanlar var. Bunlar ortaya atılıp, sanki Amerika eleştirisi yapılıyor gibi birtakım cümleler kurulurken, tuhaf bir mantıksal problem var. Sanki Amerika’nın zaten böyle bir niyeti varmış da yanlış bir yol izliyormuş gibi. Amerika'nın böyle sunuyor olması ayrı, ama Amerika’nın, ta Birinci Körfez Savaşı'ndan itibaren, bölgeyle ilgili ya da genel olarak dünyayı demokratikleştirmek, özgür dünyanın ilkelerini dünyaya yaymak gibi bir perspektifi yok ki, ‘‘Böyle olmaz’’ diye neyi anlatıyor insanlar? Bu aslında çok temel bir meseleyi, tamamen teknik bir yeterlilik, bir liyakat meselesi gibi çok uyduruk bir şekilde ele almak demek. İnsanlar bu argümanı kullanırken çok rahat biçimde, sanki çok kuvvetli bir argümanmış gibi kullanıyor, ama öyle değil. Dolayısıyla, bir şeyi yanlışlayan hikâyeyi, ‘’Bu, böyle olmaz’’ diyerek anlatmak saçma bir şey. Aslında yapmak istediği başka bir şey ve onu yapıyor zaten. Yani bir yere demokrasi gelmedi diye Amerika'nın karalar bağladığı yok ki. ‘‘Ben Irak'a demokrasiyi getiremedim. Yanlış yapmışım’’ demiyor. Ya da Suriye'ye olanlar; Suriye’ye de getirdikleri eş-Şara oldu sonuçta. Çözüm formülü bu oldu.
Dolayısıyla, senin söylediğine ek olarak, bu karşı çıkışlardaki mantıksal zincirlerin, bazen kaçmaya, asıl özneye, asıl sorumluya ilişkin ya da asıl sorumlunun motivasyonuna ilişkin yanlış şeylere götürdüğünü, saçma sapan çok yapısal problemleri o andaki bir yöntem hatası gibi tartışmak, bazen asıl meseleyi fazla gölgeliyor. O yüzden, İspanya'nın tutumu çok daha ilkesel bir tutum. Yani genel olarak her yerde, bu mantıkla baktığında Venezuela'ya da aynı şekilde karşı çıkabiliyorsun, Küba'ya da karşı çıkabiliyorsun, İran'a da karşı çıkabiliyorsun, Suriye'ye de karşı çıkabiliyorsun. Bunu da söylemek istedim.

Ruşen Çakır: Şimdi, “Amerika demokrasi, özgürlük getirmiyor” dedin ya, tabii ki getirmiyor.  Ama hatırlarsan, Saddam döneminde de böyle olmuştu, Esad döneminde de böyle oldu. Emperyalist birtakım müdahaleler olması, o rejimleri meşrulaştırmıyor. Orada çok ince bir çizgi var. Biz devlet değiliz, insanız; gazeteciyiz, yorumcuyuz. ABD ve İsrail kötü ve kötü niyetle yapıyorlar, tamam. Ama bu İran rejimini de haklı kılmıyor. Keşke İran'da halk o rejimi değiştirebilse. Orada aslında ömrünü çoktan tamamlamış bir rejim var. Ama orada hep şöyle bir şey kaçırılıyor. Daha önceki dönemlerde de oldu; çok hassas bir dönem artık. Bölgemizdeki bütün savaşlar böyle cereyan ediyor. Kötülerle kötülerin savaşı oluyor ve birtakım masum insanlar bunun faturasını ödüyor ve bizden, kötülerden birisini tercih etmemiz isteniyor. Tamam, Amerika'ya karşısın, ama İran rejiminin de nesini güzelleyeceğiz?
Kemal Can: Ama hayır, orada böyle bir paket satış yok. ‘’Amerika'ya karşı olursan, İran destekçiliğini bu paket içinde satın almak zorundasın’’ gibi bir toplam paket yok. Bu ikisi mümkün; yani hiç öyle bir mecburiyet yok. Bazıları öyleymiş gibi kodluyorlar. Sanki Amerika'ya karşı olmanın koşulu, İran rejimini her şart altında desteklemek. Onu öyle satın almazsan, öbürünü deme hakkın yokmuş gibi. Hiç öyle bir mecburiyet yok. Bu, böyle bir paket değil.

Ruşen Çakır: Biraz da pazartesi gününü konuşalım. O gün tarihi duruşma var. Ben de yargılanacağım. Gazetecilere kota koymuşlar, ama sanıklara kota yok. Ben sanık olarak gireceğim. Ne olacağını bilmiyoruz. Çok kaos olacak belli ki. 400'ün üstünde sanık var. Bunların önemli bir kısmı tutuklu ve cezaevinden gelecekler. Avukatlar, sanık yakınları, siyasetçiler, basın, izleyiciler olacak. Benim avukatımın dediğine göre, büyük bir ihtimalle yargıç bir takvim sunacak. Yani, herhâlde ‘’ilk 10 gün şu tutuksuz sanıklar, sonraki bir gün şunlar şunlar’’ gibi bir takvim olacak.. Çünkü her seferinde bütün herkesi çağırmak olacak bir iş değil. Tabii bu arada canlı yayın meselesi hikâye oldu; çoktan küllüm oldu. Öyle bir şey olmayacak. Belli ki yeni Adalet Bakanı, salonun Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin propaganda alanına dönüşmemesi için elinden geleni yapacak. Oradan da tabii birtakım gerginlikler çıkacak. Böyle bir şey olacak ve sürüp gidecek. Yanı başımızda savaş varken, biz içeride, Silivri'de yeni yapılan büyük salonda, bir başka savaş vereceğiz demesek bile, bayağı bir gerginlik olacak. Yani Türkiye'nin böyle bir gündemi olacak. Nasıl olacak, nasıl bitecek? Biliyorsun ben yıllar önce toplu davada yargılandım. O zaman tutukluydum yargılandığımda. Orada da öyle olmuştu. Önce hepimizi aldılar, sonra parça parça çağırdılar. Çünkü baş edilecek gibi bir şey değildi. O zaman da Metris'te yatıyorduk. Metris'te yargılama için özel olarak salon yapmışlardı. Şimdi aynı şey Silivri için de geçerli. Orada da mevcut duruşma salonları var, ama onların kapasitesi buna yetmiyor ve yeni salon yapıyorlar. Yani Türkiye'nin uğraştığı iş, bu. Ve tabii ki sürekli bir şekilde gündem olacak o mahkeme. Bütün aşamaları, her şey gündem olacak ve büyük bir ihtimalle de haber değeri taşıyan çok şey olacak. İtişme, kakışma, gerginlik, her şey olacak. Tabii ifadeler başladığı zaman da ayrı bir boyutu olacak. Aziz İhsan Aktaş davası ilk iki gün biraz konuşuldu, ondan sonra çok fazla ilgi uyandırmadı. Ama burada tabii Ekrem İmamoğlu söz konusu olduğu için herhâlde bu bayağı ilgi çekecektir.
Kemal Can: Evet. Bu ne kadar duyuma ya da bilgiye dayalı bilmiyorum, ama Özgür Özel bir keresinde, “Galiba bu davayı biraz erteleyecekler. Salonu hazırlayamamışlar” diye hafif de alay ederek bir yorum yaptı. Bu ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben teknik nedenlerle ya da başka gerekçelerle de olabileceğini düşünüyorum. Senin de söylediğin gibi, bir şey kurması gerekiyor. Çünkü çok karmaşık ve büyük bir dava ve bir sistematiğinin olması lazım. Dolayısıyla, davanın asıl gürültülü ve çeşitli açılardan, çeşitli tarafların, bir kamuoyu mücadelesine dönüşebilecek biçimde başlamasının iki, üç nedenle biraz ertelenebileceği kanaatindeyim. Birincisi, yılbaşında da birkaç yayında konuşmuştuk. Bu 9 Mart açıklandıktan sonra, iktidar medyası bu işi köpürtmeye çalıştıysa da, sonra çeşitli nedenlerle bu konuda biraz ağırdan almaya başladılar. Bir yandan o süreç tartışmaları araya girdi. Şimdi de savaş gündemi var. Ben sanki iktidarın, bu propaganda savaşı kısmı açısından yeterince hazırlıklı olmadığı ve bu davayı, o hep bildiğimiz 19 Mart sürecinin bütününe yaydıkları, CHP üzerindeki o ablukayı büyütecek, hatta bazen ‘İmamoğlu unutuluyor mu?’ tartışmalarıyla birlikte bir adaylık çatlağına da çevirecek hamleler için yeterli kamuoyunu oluşturmadıklarından, biraz daha ileriye doğru itebilecekleri kanaatindeyim. Bunu bir veri bilgisiyle söylemiyorum; bir gözlem olarak söylüyorum. Böyle bir ihtimal var.

Ruşen Çakır: Yani ‘’çile çekeceksiniz. Bitmeyecek’’ diyorsun.
Kemal Can: Ben, 9 Mart'ta bu davayı hızlı bir sürece çevirmeme ihtimallerinin olabileceğini düşünüyorum. İkincisi, kapandı, bitti zannedilen CHP Davası’nın tekrar canlandırılabileceği, başka yan operasyonlarla -mesela Tanju Özcan içeri alındı- hadisenin biraz daha saçaklandırılacağı bir gündemin bayramdan sonra hareketlenebileceği konusunda birtakım bilgiler var. Bir de şimdi tabii ki savaş gündemi var ve kamuoyunun ilgisini bir şeyin üzerinde tutmak, senin söylediğin gibi, CHP'nin ve İmamoğlu'nun savunma değil, iktidarı suçladıkları bir performans alanına çevirmeleri nasıl engelleniyorsa, tersini yapma açısından da iktidarın bunu bir imkân olarak kullanacağını düşünürsek, gündemin biçimlenişi çok uygun değil şu anda. Dolayısıyla, bu tür faktörleri beraber düşündüğümde, başlanıp, belki bir ertelemeyle biraz zamana yayıp, tekrar hareketlenebileceği ihtimalini düşünüyorum. Ama tersi de mümkün. Dediğim gibi, bu, bilgiye dayanmıyor. Olay hızlandırılabilir. Ama bu dava hızla sonuç almak için açılmış bir dava değil. İddianame çıktığında da bunu konuşmuştuk.

Ruşen Çakır: Evet, bu bir süreç.
Kemal Can: Hızla sonuçlandırılmak için hareket etmediklerini görüyoruz. Zaten Akın Gürlek'in göreve getirilişi de, hemen sonuç almaktan çok, bu dizaynın, genel olarak başka parçalarla birlikte, bu ablukanın genişletilmesi, hatta belki başka yerlere de yayılması ihtimalini daha çok düşündüren bir şey. Zaten birtakım başka alanlara da taşacaklarını gösteren adımlar atılıyor. Sosyal medya düzenlemesi ve yeni yargı paketleriyle birtakım tanzim faaliyetleri yapılacağı anlaşılıyor. Onları da duyuyoruz. Yine çok acayip gelişmeler oluyor. Mesela bugün TÜSİAD üyelerine mahkûmiyet verildi, ama mahkûmiyetleri ertelendi. Sonuçta hapse girmeyecekler, ama neticede mahkûmiyet kararı verildi. Mesela Yargıtay, Anayasa Mahkemesi'ni önceden tanımıyordu, şimdi Danıştay da tanımadığını açıkladı. Dolayısıyla, bütün bunları bir araya getirdiğimizde, açıkçası daha geniş bir hazırlığın pişirildiği yönündeki kanaatim daha fazla. Bunu söyleyebilirim. Ama tabii 9 Mart'ta ne olursa olsun, bu dava başladığında, Özgür Özel'in açıkladığı gibi, 19 Mart'ta CHP'nin oluşturacağı ve büyük ihtimalle birkaç güne yayılacak bir mitingler serisi olacak. Dolayısıyla, gündem birdenbire hareketlenebilir ve başka bir konjonktürde başka bir dengeyi konuşuyor olabiliriz. Benim şu andan gördüğüm, böyle bir tablo.

Ruşen Çakır: Kemal, bitirmeden önce, geçen hafta konuşmayı düşünüyorduk, ama benim hastalığım nedeniyle olamadı. Tanıl’ın (Bora) ve kitabı Cereyanlar’ın başına gelenler meselesine dair bir iki not düşelim. Özgür Özel Cereyanlar için, “başucu kitabı” dedikten sonra, kitabın ve Tanıl’ın başına gelmedik kalmadı. Bir linç kampanyası oldu. Ben linç konusunda uzman bir kişiyim. Tanıl’a da söyledim; Onun linçi benimkilerin biraz gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Ama yine de Tanıl gibi kendi köşesinde bir hayatı tercih eden, sosyal medyayla ilişkisi olmayan bir aydının… Bunu özellikle söyleyelim. Çünkü linç, bu entelektüellik meselesi üzerinden yapıldı. Hatta bizim Tanıl’la eskiden yaptığımız bir yayının içerisinden, ‘’entelektüel düşmanlığı’’ kısmını kesmiştik. O bölümü de tekrar bulup linçliyorlar. Linççiler çok garip bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Birbirlerini tanımıyorlar, hatta birbirlerinden nefret de ediyorlar. Birbirlerini sevmiyorlar ama linçte, bir linç kardeşliği oluşturuyorlar. Tabii işin ilginç tarafı, Tanıl’ın Türkiye'de Linç Kültürü diye bir kitabı vardı, değil mi?
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Tam da işin uzmanına linç yapılıyor. Tanıl, Birikim’de bu konuda bir yazı yazdı. https://birikimdergisi.com/haftalik/12381/ogrenme-korkusu Ama her zaman olduğu gibi daha sakin bir şekilde yazdı. Bir şeyler söylemek lazım diyeceğim. Yani en azından yerimizi göstermekte yarar var. Biraz da bize yumruk atsınlar diyeceğim, ama yapanların kim olduğunu bildiğim için, bir yanıyla, aslında çok da fazla önemsememek gerekir diyorum. Ama bir diğer yanıyla da, bir kitaba böyle saldırmak… Zaten bu linçi yapanların çoğunun okuduğunu da sanmıyorum kitabı… ‘’Herhâlde şöyle yazmıştır’’ diye ya da birilerinin söylediği üzerine linç edilmiştir. Birileri yazmış galiba kitapla ilgili, değil mi?
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Bir şeyler yazmışlar.
Kemal Can: Evet. Biraz önce davalar, iddianameler üzerine konuştuk ya artık böyle bir dönemdeyiz: “Öyle duydum,’’ ‘’öyle diyorlar,’’ ‘’herhâlde öyledir” gibi bilgiler, insanlara hakaret etmek için, insanları suçlamak için, asıl derdi bu olanlar için yeterli oluyor. Sen, “Çok acayip şeyleri buluyorlar, içinden bir şeyleri ayırıyorlar” diyorsun ya, bazen bulmaları da gerekmiyor. Mesela sadece Tanıl için söyleyebileceğimiz ve Tanıl’ı hırpalamak için kullandıkları argümanların çoğuna baktığımızda, aslında çarpıtma, bağlamından kopartma, cımbızlama gibi faaliyetlerin dışında, açık yalanlar var. Yani bayağı düz yalan ve o yalanları kullanırken de bunun bilgisine sahip değiller. Çoğu paylaşımda görüyorum, şu şekilde aktarıyorlar: “Öyle diyorlar. Zaten öyle, onu biliyorum. Ben okumadım, ama bundan hiç şüphem yok.” Böyle bir cümleyi kurarak, bir iddiasının karşılık bulabileceğini ya da cevap hakkı kazandığını düşünebiliyor insanlar.
Tanıl’ın son yazdığı yazıda, eleştiri başlığı üzerine söylediği bir cümle var. Bir sürü insan, “İyi de kardeşim, siz de hiç eleştiri kabul etmiyorsunuz. Eleştireni, entelektüel düşmanı ilan ediyorsunuz” diyor. Bir şeyin eleştiri olarak kabul edilmesi, onun neyi hedef aldığıyla ilgili bir şey değil, kendi iddiasına duyduğu saygıyla ilgili bir şey. Bir suçlama, bir eleştiri ya da sahiden bir tartışmayı açacak bir iddianız, bir teziniz varsa, öncelikle bu konudaki sorumluluk hedef aldığınız insanlara karşı değil. Tabii ki aslında bu konuda bir edep sınırı vardır, ama onu geçelim. Hadi onu hiç önemsemiyorsunuz, bari kendi iddianıza saygınız olsun. Açık yalana müracaat ederek, bir tezi, birileri için mecburi kabul edilebilir bir şey olarak dayatmak, öncelikle kendi iddianıza saygısızlıktır. Yani yalana, çarpıtmaya başvurarak, doğru olmayan bir bilgiye başvurarak bir şeyi iddia etmek, öncelikle kendi tezinize güvensizliğinizin işaretidir. Dolayısıyla, ‘’Eleştirilmek istenmiyor’’ derken, yaptığınız şeyin eleştiri olduğunu nereden çıkartıyorsunuz? Çünkü bahse konu olan şey, zaten hiçbir aşamasında kitap sınırında kalmadı. ‘‘Bu kitap eleştirilemez’’ demiş kimse yok. Tanıl dâhil kimse de bunu söylemiyor. Sonunda, kitap eleştirilebilir bir şey. Ama zaten bu eleştirenlerin hepsi, eleştiri yaptığı iddiasıyla şunu söylüyor: ‘’Aslında kitabın ne yazdığı önemli değil. Kitaptaki söylenenlerle de ilgili bir şey değil. Benim duyduğum, birtakım pozisyonlara ilişkin bir kanaatim var, oradan konuşuyorum’’ diyor. Dolayısıyla, bu zemin, bir dönem rengi olabilir. Herkesin kullanabileceği bir ölçüsüzlük hâline gelmiş olabilir, ama bunun kimseye hayır getirmeyeceğini söylemek lazım. Senin söylediğin şey önemli. Evet, bazen de kulak asmamak gerekiyor, ama bir yandan da tartışma denilen şeyin tamamen boş, herkesin her şeyi yapabileceği bir zemin hâline de dönüşmemesi gerekiyor.

Ruşen Çakır: Evet. Tanıl’a buradan selamlarımızı yollayalım ve noktayı koyalım. ‘’Haftaya Bakış’’ bu hafta böyleydi. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
14.03.2026 Ankara savaşa dahil olmamak için elinden geleni yapıyor
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
10.03.2026 İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı